Son Akşam Yemeği (Hatırlarda Atatürk VI)
Arkadaşlarına karşı sonsuz denilebilecek bir hoşgörürlüğü ve düşmanlarına karşı bile, en kızdırıcı vakalarda, hislerini uzun müddet kapalı tutan sinir hâkimiyeti Atatürk’ün hayran kaldığımız mizaç hususiyetleri arasında idi.
Yakup Kadr
—
Meclislerine ve sohbetlerine doyum olmadığı için gene de geç saatlere kadar kalırdık. Biz onu bir babadan farksız sayar, bir can arkadaştan farksız severdik. O da bizi genç kardeşleri bile değil, yaş farkı azlığına rağmen, oğul gibi tutardı.
Eski köşkün yemek odasından bilardolu hole çıkılan kapı yanında bir kanepe vardı. Bir gece yorulmu
Bilhassa 1937’den sonra sinir dengesinin gitgide bozulduğunu görüyorduk. Pek alıngan olmuştu. Devamlı bir boşalma ihtiyacı içinde kıvranan sinirlerini güç tuttuğunu hissederdik. Hele sofra biraz uzadıktan sonra pek dikkatli davranırdık. Ben cigarayı bırakmıştım. Ara sıra pipo içerek avunuyordum. Bir gece geç vakte kadar süren dil bahisleri arası
— Nerede idiniz? diye sordu.
— Peki, buyurun, oturun, dedi.
***
Bütün bunların sebebi, karaciğerini için için kemiren onulmaz bir illet olduğunu bilmiyorduk. Bu, önce hafıza zayıflamasından başlamıştı. Sonra sık sık burun kanamaları devri geldi. Daima yanında bulunan hekimlerin neden bu araza ve umumi çöküntüye dikkat etmediklerini ve hepsini pek basit birer sebebe bağlayarak geçiştirdiklerini doğrusu hâlâ anlayamıyorum.
Burnu kanadıkça, biraz bakarız geçer, derlerdi. Sonra kaşınmalar başladı. Atatürk, eski Osmanlı tabiri ile pek "müeddeb" bir efendi idi. Meclisten hususi bir ihtiyaç yüzünden kalkması lazım geldiği zaman bile, yakınlarından birine:
— Galiba sen bana bir şey söyleyecektin; gibi bir bahane bulur, beraberce oda veya salondan çıkarlar, ona:
Atatürk kaşınmaya, hem de eğilerek bacaklarını kaşımaya dayanamıyordu
Evde başka hiç kimse ve hiçbirimiz böyle bir rahatsızlık duymuyorduk. Fakat kendisini teselli etmek için aynı şüpheye düştüklerini söyleyenler de olurdu. Hatta bir seyahatte evin ba
Çankaya'da gurup vardı. Güneş, ufkun üzerinde artık kızarıyordu. Atatürk, bizim elimizden, yirminci asrın en büyük milli kahramanı, milletinin elinden, bir büyük deha insanlığın elinden gidiyordu. Askerlikte ve politikadaki hiç şaşmaz sağduyusundan başka, bütün maddi manevi varlığında bir göçüş hâli seziyorduk. Atatürk, sonsuz ölüm ülkesinin eşiğinde idi. Onun, bir dönülmez yolda bizden uzaklaştığını yana yakıla anlıyorduk.
Hatay, büyük ıstırabı idi. Sanki bir can sevgilisi ağyar kucağında imiş gibi çırpınıyordu. Bu çırpınışlarının pek de tabii olmayan bazı taşkınlıklara varmasından kaygılananlar da olmuş
— Acaba bir sabah uyanıp memleketi harpte mi bulacağız? diye sorarlardı.
Ama onun son bakış saniyesine kadar süren askeri ve siyasi sağduyusu, sinirlerine, ruh ateşlerine ve gönül nöbetlerine hâkim olmakta devam ediyordu. Bir akşam si
— Paşam, ne diye kendinizi bu kadar üzüyorsunuz? Yarın bir tümen asker yolla
— Evet, yarın sabah bir tümen asker yollasam, Hatay'ı alabilirim. Renani için harekete geçmeyen Fransızla
Nihayet tıp, zalim teşhisini koydu. Kendisine gerçeği olduğu gibi söylemediler de, tam bir perhiz di
— Ben hiçbir şey içmeyeceğim. Fakat siz bir şeyler içiniz.
Akşam sessiz ve neşesiz, o ve herkes kendi içine bükülmüş ve büyük bir sırrın karanlığına gömülmüş olarak geçti. Fırtınadan sonraki deniz gibi, bitkin bir durgunluğu vardı. Dudakları güç oynuyordu.

Yorumlar
Yorum Gönder